Mantolu Kadın ve Erik Ağacı
Temmuz’un güneşi en tepede, uzun upuzun bir yokuş önümde… Bu yokuşu kim bilir kaç kere çıktım, kaç kere kollarımı aça aça aşağı doğru koştum. Yokuşun ortasına gelen ilk sokaktan sağa dönüyorum. Bu kaçıncı sağa dönüşüm buradan… Bir bahçeli ev geçiyorum sonra bir bahçeli ev daha… İşte sokağın üçüncü bahçeli evinden bilmem kaçıncı kez içeri giriyorum. Beş altı basamak merdivenleri çıkınca yine kocaman erik ağacı beni karşılıyor. Eriğin solunda neredeyse dalları gökyüzüne uzanan kiraz ağacı ve çaprazda tüm görkemiyle dut ağacı… Bu bahçenin en yaşlı ve en görkemli üç ağacının etrafındaysa kısalı uzunlu elma ağaçları...
En çok eriği sevdim, ‘can eriği’ koca koca yemyeşil, sulu, çıtır çıtır… “Bade tüm sokağı, bahçeyi alsa da şu ağacı mahallenin çocuklarına verse” hayalleri yine ardım sıra takıldı. Tüm takılı hayallerle eriğin dallarına başımı uzatıyorum. Yaz ortası eriğin yeşili mi kalır… Hepsi kızarmış, bu yıl da üst taraftakiler yine kuşların kısmeti alt daldakiler çocukların hasreti olmuş.
Erik ağacını geçip, dut ağacının yetişebildiğim minik bir dalını tutup daha tepe dallardaki dutlar kadar olgunlaşmamış bir tanesini alacak oluyorum ki bahçenin içindeki iki katlı evin üst balkonundan Bade’nin gür sesi yükseliyor. Daha sesi anlayamadan küçüklü büyüklü taşlar atmaya başlıyor.
“Kimsin? Çek elini ağaçtan!”
Taşları ıskalayıp artık atmadığından emin olunca başımı uzatıyorum. Beni tanıyan Bade, aynı öfkeli ve gür sesiyle, “Yukarı gel” diyor.
Bade’nin dar ve çok basamaklı uzun merdivenlerinden yukarı çıkıyorum. Merdivenlerin son basamağına geldiğimde kendiliğinden açılmış gibi aralanan kapının ardından Bade çıkıyor.
Gri uzun ve kalın mantonun içinde öyle heybetli öyle güçlü görünüyor ki Bade, yine gür bir sesle salona geçmemi söylüyor. Bana gösterdiği yere geçip oturuyorum. Biraz sonra gelip yanıma oturan Bade, bahçedeki öfke dolu sesinin aksine bu kez yine gür ama sevecen bir sesle beni selamlıyor.
“Çocuklar sandım seni, ondan attım taşları. Kör olasılar bahçemden çıkmıyorlar. Akşama kadar ağaçların tepelerinden topluyorum, baktım baş edemiyorum balkondan sopa taş ne varsa indiriyorum. Merdivenlerden in çık in çık peşlerine yoruluyorum, tabii artık yaşlandım...”
Bade, bembeyaz yüzünde ışıl ışıl parlayan mavi gözlerini bana dikerek, tüm ciddiyetiyle çocukların bahçesine yaptığı istilayı (!) anlatıyor. Yanağında teninin rengindeki et beni, Bade konuştukça bir kas hareketi gibi durmadan sanki dans ediyor.
“Sadece çocuklar olsa iyi o canları çıkası kediler, hele o koca koca ayaklarıyla gece ekili yerlere giren köpekler… Neyse hepsinin hal çaresine bakıyorum. Dün gece ciğer alıp bahçenin dört beş yerine koydum. Aşağı camekânlı küçük evde kiracılarım oturuyor. Oturup onların camekânından izledim. Kiracının küçük kız torunu da kediden korkuyor, o da izledi. Yazık iyice korkmuştur” diyerek Bade içli içli ağlamaklı bir sesle gülüyor.
“Nasıl yani, kedilere yemek verip sonra onları izledin mi?”
“Ne yemeği… Zıkkım yesinler, ciğerin içine fare zehri koydum. Yiyip yana devrildiklerini göreyim. Oh içim rahatlayacak. Bahçeme giriyorlar, arkamı dönsem evin içine de girecekler. Geçen kiracının mutfağından girmişler de kadının bir tepsi patates köftesini yemişler.”
“Bade, sen hayvanları zehirliyorsun…”
“Yok, yemediler. Koklayıp koklayıp gittiler. Zorla ağızlarını açıp koymadım ya, zehirlenmediler. Hala bahçemde arsız arsız geziyorlar.”
“Ya açlığa dayanamayıp, bir tanesi yeseydi ve ölseydi. Üzülmeyecek miydin?”
“Üzülürdüm elbet, Allah’ın verdiği bir can o da… Yemediler ya sanki!”
“Ama yemeleri için verdin.”
“Kiracıyla torunu da yanımdaydı.”
“Suç ortakların da var.”
"Suçum yok. Hepsi yaşıyor işte yaşları kesilesiler” diyerek dizlerine vuruyor.
“Dut alıyorum diye bana da taş attın…”
“Çocuklar sandım, sen de ses ver.”
“Yesin çocuklar meyveleri, bak hepsi kurumuş ağaçta…”
“Zıkkım yesinler, onlar için mi suluyorum ben ağaçları?”
“Kiracının torununa da yasak mı?”
“Yasak tabii, istesin iki tane veririm.”
“İstiyor mu?”
“Yok, gizli gizli yiyorsa da günahı ona!”
“Ne günahı?”
“Hırsızlığın günahı… Kimseye vermem malımı mülkümü, sokakta mı buldum bu bahçeyi, evi, bu ağaçları. Hepsine yıllarımı verdim. Sabah altıda kalkıyorum da gün kararana kadar çalışıyorum. Hiç durmadan çalışıyorum.”
“Mantonla mı çalışıyorsun? Yaz kış hiç mi çıkarmıyorsun onu üzerinden?”
“Üşüyorum… Ben çok üşürüm.”
“Hep mi üşürdün?”
“Hep üşürdüm, eskiden de üşürdüm. Öyle başkaları gibi ince giyinemezdim. Sırtım üşürdü, omuzlarım, kollarım… Yaşım geçtikçe daha çok üşüdüm, şimdi yatarken bile mantomu çıkaramıyorum. ‘İş olmasa ah, şu bahçe, ev işleri olmasa’ diyorum bazen, ellerim de durduğum yerde üşür oldu. Hele de üstü, ellerimin üstü sızlar hep üşümekten… Ovuştura ovuştura iş yaparım işte, çoğu zaman da mantomun cebinden çıkarmam. Kışı severim ben, yazın güneş insanı ısıtmıyor ki, öyle kışın soba başı iyi oluyor.”
“Güneş insanı ısıtmıyor mu?”
“Isıtmıyor ya, beni nasıl ısıtsın? Bazen çatıya çıkıyorum kışlık için patlıcan, biber sermeye elimi yüzümü yakıyor da ısıtmıyor beni. Çatıda iki kat çorapla ayaklarım yanıyor ama çıkarsam baksam buz gibi ikisi de. Çok doktora götürdü beni büyük oğlan, kanıma baktılar baştan aşağı ne onun adı getiremem hiç... İşte ondan yaptılar. Yok, sonuçlar hep iyi çıktı ama ben üşüyorum işte. En son benim çokbilmiş gelin, "psikolojiktir" dedi de beni İzmir'deki kızla birlikte alıp bir daha götürdüler. Yok, adım deliye mi çıkacak sanki o da anlamadı gönderdi. Oğlanlar geldiğinde dalga geçer benimle,’az içki iç anne bak nasıl ısınırsın’ diye gülüşürler. Tövbe ağzıma koyar mıyım hiç o mereti...”
“Bahçe ve evin işleri dışında neler yapıyorsun? Komşulara gidiyor musun?”
“İyidir komşularım, bazıları edepsiz ama iyidir yine de.”
“Nasıl edepsiz?”
“Laf ediyor bana, varyemezmişim de paramı pulumu, ağaçlarımı mezara mı götürecekmişim de... Konuşan çok işte öyle boş boş… Ben de veririm ağızlarının payını da öyle susar kalırlar. Çok biliyorlar, bak bizim kiracıya...”
“Ne olmuş kiracıya?”
“Bir kadın bir adam, yıllarca yemiş içmişler. Çalıştıklarını hiç arkaya atmamışlar. Daha bir evleri yok başlarında. Yaşını başını almış, onca malı mülkü yemişler de gelip benim alttaki bir göz odaya kaldılar. Yok, yoksul da değiller. Adamcağız sabah beşte gün ışımadan yola düşer. İyi bir işte çalışıyor memur gibi masa başında. Bir otobüs firmasının yazıhanesini işletiyor. Çok iyi de para kazanıyor ama gelen gidiyor. İşte bana varyemez diyen komşular dönsün çok yiyince ne olduğunu görsünler. Benim bir kız iki oğlan var. Hepsini rahmetli adam ev sahibi yaptı. Bu ev de bizim şükür, şimdi de emekli maaşımla bir de o evin kirasıyla geçiniyorum. Bak çalışıp, yemeyince böyle varlık sahibi olursun. Bizim kiracının bir oğlu var, o da kirada... İki torun ikisi de küçük talebe, kiracılıkla ömür mü geçer?”
“Çok kira alıyor musun?”
“Yok, akrabamız sayılırlar zaten, ondan bilirim her şeylerini. Kirveyiz biz, aynı memleketliyiz. Yalnız sorma kirvelik nereden diye ben de bilmiyorum, kirveymişiz işte. Kiracının küçük kız torun da gelip gelip sorar, ‘Sana niye kirve diyorum’ diye. Bir de bilmiş bir de bilmiş, bacak kadar boyu var pabuç gibi dili var. Sanki ben dedirtiyorum. Ne biliyim niye diyorsun, kirveymişiz işte kirve... Bir arada mantomu sordu durdu bu kız çocuğu, ‘Kirve bir kere çıkarsana, ne var mantonun içinde’ diye dolanır oldu peşimde. Kızım ne olacak elbiselerim var, yok ben taş sopa sakladığımdan böyle cepli uzun manto giyiyormuşum, paralarımı saklıyormuşum. Çocuk aklı işte sordukça soruyor. Bir seferinde benim şohben bozuldu onlarda yıkandım, çıkardığım elbiseleri saymış da onu diyor, ‘Çul çul üstüne çul da kirvenin üstüne’ diye şarkı tutturdu. Derler ya kurt kocayınca köpeğin maskarası olur. Ne bilsin kız çocuğu içimin de dışımın da nasıl üşüdüğünü.”
Bade, hüzünlü bir gülümseyişin sık sık öfkeye devirdiği ifadelerle üşüdüğünü söylüyor. Üşümesi belli ki onun için çok derin bir yerlerde başlıyor. Sığındığı mantosu ve dört duvarla çevrili bahçesi onu koruyan kollayan dünyası. Ve o da o korunaklara sahip çıkarak hayatını anlamlandırıyor. Ne kediler, ne çocuklar kimseye düşman değil onun düşmanlığı kendi içsel tehditlerine...
"Komşularımı sordun ya" diye artık ben sormadan anlatıyor Bade:
"Geçen hafta şu karşıdaki apartmanda oturan eski komşum vefat etti. Kadın yalnız öldü. Kocasının ölümüne, yalnızlığa dayanamadı... Öyle bir hastalığı da yoktu, yaşlılık işte... İnsanı kahır öldürür, o da yalnızlığına kahredip öldü. Sabah komşular buldular yatakta, sonra gittik ki geceden canını teslim etmiş belli yüzünden, can çekileli çok olmuş. Sonra geldi çoluğu, çocuğu, torunları... Daha gelseniz ne olur canını teslim etmiş kadın..."
“Ölüm seni korkutuyor mu?”
“Yaşamak korkutuyor beni, sürünmek, ele avuca düşmek... Her gece girerim yorganın altına, öyle ölsem de kalsam isterim. Öyle bunları düşünerek uyurum, sonra sabah gün ışıdığında yapacak bir şey yok. Kalkmak zorundayız yerimizden, Allah'ın işine akıl sır ermez... Lakin yaşamaktan korkarım ben, ölüm temizdir, kurtuluştur.”
Bade'yle birlikte uzun dar merdivenleri birlikte iniyoruz. Bade iner inmez, bahçedeki hortumu toparlayarak işe koyuluyor. Ben onu izlerken alt kattaki camekânlı evin küçük camlarının çatlaklarına dalıyorum, aralarında toz ve sinek pislikleri... Kilitli kahverengi bir kapı sanki yıllardır aralanmamış, dikkatim camın arka tarafına geçince içeride yığılı kocaman suntaları görüyorum. Camekânın arka tarafı kocaman bir sunta deposu...
Bade, dikkatle baktığımı görünce:
"Benim oğlan müteahhit, malzemelerini koydu buraya hepsi onun. Kaç yıldır gelip almıyor da, bir de onun pisliğiyle uğraşıyorum" diyor.
"Kiracı ve küçük kız torunu..." diye soracak oluyorum.
"Bak erik iyice göverdi, iki tane ye şuradan da tadına bak. Sen seversin bu ağacın eriğini..." diyerek buruşuk, bembeyaz, kocaman ve üşüyen elleriyle erik uzatıyor Bade...
Elimde iki kırmızı, yumuşak, olgun erikle Bade’nin yeniden işe dalışını izliyorum.
Ben yeşilken severdim bu ağacın eriğini, daha çıtır çıtırken, bu camekân daha sunta deposu olmamışken ve senin karşı apartmandaki komşun bir gece yatağında canı çekilmiş bulunmamışken severdim bu ağacın eriğini… Bilmiyorum kaçıncı kez kalın mantosunun üzerinden sarılıyorum Bade’ye, kaçıncı kez yanaklarımı öper gibi yapıp soğuk beyaz yüzünü telaşla temas ettirip kaçıyor. Bilmiyorum kaçıncı kez çıkıyorum bu bahçeden, bu sokaktan… Bu kez belki son kez dönüp bakıyorum o hep yasak olan erik ağacına ve çocukluğumun bana hiç ait olmayan kiralık evlerine ve sokaklarına…