Otoröportaj / 03
Güneş Apartmanı No:7
Şal Sokağı’nın yokuşundan yavaşça ilerliyorum, bu sokak tabelasıyla yıllardır görmediğim, rüyalarıma giren tüm sokaklar, evler peşimde bir hayalete dönüşmüşçesine beni kovalıyor. Sanki her biri bir şey söylemek istiyor da ben eksik duyuyorum, eksik hatırlıyorum.
Sokaktaki yokuşun sonuna kadar apartmanlara bakıyorum, Tuna Apartmanı, Işık Apartmanı, Reyhan Apartmanı… Apartmanların önünde yavaşça ilerlerken sokak bitiyor. Karanlıkta kaybolmuş gibiyim, inip birkaç adım atıyorum. Arkamdan sessizce gelen çocuğun minicik ellerini sıkıca kavrıyorum. Sokağın en başından yukarı doğru bakıp, avucumun içindeki küçük elleri sıkı sıkı tutarak cesaretimi toplayıp bu kez sokağın diğer ucuna, yokuşa doğru ilerliyorum. Sanki yukarıda unuttuğum bir şey var, ancak neyi unuttuğumu hatırlayamıyorum.
Yukarı çıktıkça geçmiş derinleşiyor, aşağı indikçe şimdi çoğalıyor. Geçmişin en derin dehlizindeyim, başımı kaldırıp sıradaki turunculu apartmanın tabelasıyla ikinci sarsıntıyı yaşıyorum: Güneş Apartmanı No:7.
Karanlığın içinde yaklaştıkça apartmanın pencereleri, kapısı kocaman görünüyor. Yanımda yürüyen minik eli bırakıp apartmanın kapısının önünde beni içeri alacak bir daireyi seçmeye karar veriyorum. Neden bu kadar korkuyorum? Elimi sıkı sıkı tutan minik eller buz kesiyor, 21 numaralı dairenin ziline bastığımda… Ses yok. Sanki yanlış bir hatıraya dokundum. İkinci kez şansımı denemek için cesaretimi toplayamıyorum, küçük eller dizlerime uzanıyor. Dizlerimi sıkı sıkı sarıp sarmalıyor, olduğum yerden kıpırdayamıyorum. Rastgele bir dairenin ziline bastığımda, Güneş Apartmanı’nın demir kapısından açılan kilit sesiyle küçük eller, dizlerimi saran kollar çözülüyor ve kapıyı aralıyor. Ben bir adım içeri doğru atacak oluyorum ki içimden kopan kocaman bir çığlıkla geriye dönüp kaçıyorum. Sanki içeri girersem hatırlayacağım ve hatırlamak istemediğim bir şey var.
Bahçesinde gözyaşlarımla, boğazımdaki düğümle yeniden apartmanın kapısına baktığımda, aralık kapıyı tutan küçük eller ısrarla ve sessizce bana bakıyor. Bekliyor. Sanki benden bir şeyi tamamlamamı istiyor.
Güneş Apartmanı’nın aralıklı kapısı, beni yutacak bir boşluk gibi görünüyor. Oraya girersem zaman tünelinde kaybolacağım ve bir daha olduğum bu zamana dönemeyeceğim. Ya da eksik döneceğim…
Kapı aralığında duran küçük ellere, ısrarla sessizce dikilen kocaman gözlere doğru yeniden ilerliyorum. Nefesimi tutup kapıdan içeri giriyorum. Sol yanımda kalan küçük elleri yeniden sımsıkı tutuyorum ve hızla apartmanın en üst katına birlikte çıkıyoruz. Apartmanın en üst katında tam merdivenlerin bittiği daire 21 numara, 21 numaranın karşısındaki daire 22 numara, 22 numaranın hemen yanındaki daire 19 numara, 19 numaranın karşısında merdiven demirlerinin tam bittiği yer ise 20 numaralı daire. Sayılar yerli yerinde ama içimdeki yerleri eksik.
Bu kat bana hem tanıdık hem de yabancı geliyor. 19 numara olmadığını biliyorum çünkü ilk ezberlediğim adres, Güneş Apartmanı’nda oturduğum adres olmuştu. Annem ev adresimizi ezberlettiğinde, “Şal Sokağı Güneş Apartmanı… 20 ya da 21 numara” diyordum. Yıllarca “numara” derken r’nin y olmasını severek taklit eden annemin anlatımlarından biliyorum. 22’de olmadığına eminim. Ama emin olmadığım bir boşluk var, tam ortasında duruyorum.
Çocukluk sesim kulağımda, zihnim bulanık, zihnimi zorlarken 21 numaralı dairenin önünde durup merdivenlere doğru baktığımda, elimi sımsıkı tutan küçük el bu sefer benim avcumun içini sıkıyor. Ve çığlık atıyor: “Kardeşim geldi, hastanede kardeşim doğdu ve kardeşim geliyor,” diye bağırmaya başlıyor. Sevinçten ayaklarını yere vura vura, iki yanda bağlı saçları sallana sallana bağırmaya başlıyor. Bu sesi hatırlıyorum, ama o anın tamamını hatırlayamıyorum.
Onun çığlıklarıyla tekrar 21 numaralı kapıya bakıyorum. Merdivenlerden kucağında bir bebekle annem çıkıyor. Annemin beni özleyip özlemediğini anlamaktan kaçınmak için arkamı dönüp 21 numaralı dairenin ziline basıyorum ısrarla. Kapıyı genç bir adam açıyor. Yanımdaki kız çocuğu arkama doğru saklanırken:
“Merhaba, ben bugün doğdum. 41 yıl önce bugün doğdum. Bebek olarak ben buraya geldim. Kardeşim de buraya geldi, annemin kucağında tam şu merdivenlerden çıktı. Şimdi sizi rahatsız etmek gibi bir niyetim yok. Deli değilim, inanın. Sadece sizden bir isteğim var. Bir oyun oynayalım.”
Adının Adem olduğunu öğrendiğim genç adam: “Oyun mu oynayalım?” diyor.
Evet, çok basit bir oyun. Şimdi sana evi tarif edeceğim. Sen de bana “evet” ya da “hayır” diyeceksin. Çünkü ben hatırlamaya çalışıyorum, ama eksik hatırlıyorum.
Anlamayarak ama anlamaya çalışır gibi gülümseyerek; “tamam,” diyor Adem.
“Şimdi bu ev üç artı bir, iki odası salondan açılıyor. Odalardan biri balkonlu, koridorun içerisinde bir oda daha var. Mutfak çok geniş değil. Banyo da koridor içerisinde...”
Tüm söylediklerime Adem “evet” dercesine başını sallıyor. İçimde bir şey yerine oturacak gibi oluyor. Adem’in şaşkınca bakışını görmezden gelip, kapı aralığından görünen koridor duvarını izliyorum.
Annem ve babaannem, o banyoda yıkardı küçük ellerimi. Suyun sesi duvarlara çarparken, avuç içlerime değen sabunun kokusu kalırdı. Başımı geriye yasladığımda saçlarımın arasından akan suyun sıcaklığıyla gözlerimi kapatırdım. Üşümeyeyim diye aceleyle sarılan havlunun yumuşaklığı… Hep aynı yerden başlardı.
Saçlarımın lülesini o odalarda bağlarlardı. Aynanın karşısında dururduk, ben kıpırdanırdım, onlar “dur” derdi. Parmaklarının arasından geçen saçlarım, iki yana ayrılır, lastikle toplanırken başım hafifçe gerilirdi. Aynadaki yüzüme bakardım, ama kendimi değil, bana bakanı görürdüm.
O mutfakta süt pişerdi. Kokusu evi sarardı. Taşmasın diye başında beklenen o ince an, tencerenin kenarında kabaran beyazlık… O kokuyla birlikte evin içi dolardı, duvarlar bile o sıcaklığı tutardı sanki. Mutfak sandalyesine oturmuş beklerken, dizlerim masanın altına değmezdi henüz.
Salondan açılan odaların birinde sesler daha yumuşaktı, diğerinde daha az konuşulurdu. Balkonlu olan odadan dışarı bakıldığında, sokak biraz daha uzakta kalırdı. İçerisi daha güvenli, daha kapalı… Rüzgâr perdeyi hafifçe kaldırır, ben o hareketi izlerdim uzun uzun. Koridor dar değildi ama bana uzun gelirdi. Kapıların yerini biliyorum, ama hangi kapının ardında hangi ses vardı, hangisinde hangi sessizlik… Orası eksik kalıyor.
Anlatıyorum, ama hatırladıklarım kadar hatırlayamadıklarım da var. Sanki bu evin içinde bir şeyler yerli yerinde duruyor, ama ben onları hep bir adım geriden takip ediyorum.
“Tuvalet bu tarafta,” diye sağı gösterdiğimde oyunu kaybediyorum. Adem, yüzünde kocaman bir rahatlamayla, “kurtuldum” dercesine başını iki yana sallıyor ve sol tarafı gösteriyor. Yanlış hatırladığımı o an anlıyorum. Bir ayrıntı düşüyor yerinden, bütün resim dağılıyor.
O sırada karşıdaki 22 numaralı dairenin kapısı açılıyor, yaşlı bir çift şaşkınca bize bakıyor. Ben dönüp, “Eski komşumuz olabilirsiniz,” diye gülümsüyorum. Belki onlar hatırlar diye.
“Burada mı oturuyordunuz?” diyor yaşlı adam.
“Evet…”
“İsminiz neydi?” diyor yaşlı kadın.
İsmimi söylediğimde, memnuniyetsiz ve şüpheli bir tavırla, komşu olmamızın imkânsız olduğunu söylüyor, ardından “biz on yıldır burada oturuyoruz,” diyor.
“Ben 36 yıl öncesinden bahsediyorum,” diyorum. Sanki söylediğim şeyin kendisi bile eksik kalıyor.
Kadın gerginliğini iyice yansıtarak: “Peki şimdi neden geldiniz?” diyor.
Kadının bu sorgusunun karşısında hissettiğim öfkeyi bastırmak için ne dediğimi düşünmeden: “Bu size ayaküstü anlatabileceğim bir şey değil. Bugün benim doğum günüm ve doğduğum eve gelmek istedim. Hepsi bu kadar…” diyorum. Ama hepsi bu kadar değil, eksik.
O an bütün apartmanın içinden, üst kattaki bütün dairelerin kapısına dek her yeri gerginlik sarıyor.
Birbirini anlamayan yabancı insanlar, anlamaya çalışan bir Ademoğlu…
Adem, anlayamadığı gerginliği dağıtmak istercesine çoraplarıyla yaşlı çiftin dairesine doğru fırlayıp: “Hazır görmüşken sizi bayramınızı kutlayayım,” diyor.
Adem’in ardında bıraktığı açık kapı aralığı genişliyor, içeri eğilip baktığımda kaybettiğim oyuna geri dönüyorum. Burası büyüdüğüm ev değil. Bir ihtimal daha eksiliyor.
Hem henüz bulmamış olmanın heyecanı hem de hayal kırıklığını bir arada yaşıyorum. Merdivenlerden kucağında bir bebekle çıkan annem, yanımdaki küçük eller kayboluyor. Yeniden onları bulmanın telaşıyla yaşlı çiftin kapı aralığında onların dairelerine bakıyorum. Hayır… Annem ve kucağındaki bebek, küçük eller yok. 19 numaralı dairenin de olmadığını biliyorum, büyüdüğüm daire 20 ile başlıyor… Kapalı kapıya başımı çevirdiğimde kucağında bebeğiyle annem, küçük eller yeniden beliriyor. Ve adresin eksik yeri, daire numarası tamamlanıyor. 20 numaralı daire… Eksik olan parça yerine oturuyor, ama içimde başka bir boşluk açılıyor.
Adem ile oynadığım oyunla, yaşlı çiftin anlamsız bakışlarıyla yorgun düştüğümü fark ediyorum. Annemi, kucağındaki bebeği, küçük elleri Güneş Apartmanı’nın en üst katında, 36 yıldır kapısının kapalı olduğu 20 numaralı dairenin önünde bırakıp hızla aşağı iniyorum.
Apartmanın kapısından çıktığımda Şal Sokağı bu kez dışımda değil, içimde uzayıp gidiyor. Adımlarım yavaşlıyor. Sokağın taşları, duvarları, apartman boşlukları… Hepsi bir şeyi biliyor da ben unutmuşum gibi.
Bu apartmanda, bu sokakta, bilincimin ilk kıpırtıları, ilk korkularım, ilk sevinçlerim… Hepsi aynı yerde birbirine karışmış olmalı. Doğduğum andan beşinci yaşıma kadar uzanan o bulanık ama sıcak hatırlayışın içinde, sevildiğimi biliyorum. Çok sevildiğimi. Sahip çıkıldığımı, korunduğumu biliyorum.
Elimi sıkı sıkı tutan küçük ellere bakıyorum. Annemi ve kucağındaki kardeşimi yukarıda bırakıp benimle geliyor. Hiç konuşmuyor, sokağın başından beri, kapının aralığında, merdiven boşluğunda, kapı önlerinde… Hep aynı sabırla beni bekliyor. Sanki benden daha iyi biliyor o eller neyi aradığımı. O küçük ellere öfke duyuyorum bir an; benimle ama yine annem ve kardeşimden ayrı… Şal Sokağı’nda onlardan ayrı düşmemek için peşlerinden koşuyorum, hiç durmadan koşup başka sokaklara dalıyorum. Başka başka sokak adlarıyla kaybolduğumu anlıyorum. Babaannemin ağlayan sesi kulağımda:
“Benim sokak terliklerimle fırlayıp çıktı annesinin ardından, koştum yetişemedim. Sokak sokak saatlerdir arıyorum. Allah razı olsun sizden memur bey, burnu da akmış, güneşten yüzü kıpkırmızı olmuşum yavrumun. 3 yaşında memur bey, annesi küçük kardeşiyle memleketi ziyarete gitti. Bu yollarda üşür, hasta olur diye salmadım bunu, zayıf, zatürre oluyor üşütünce… Bulamasaydım ben ne yapardım, ölürdüm memur bey…”
Sevilmiş bir çocukluğun içinden geçen biri, neden yıllar sonra bir kapının önünde durup zili çalmaya korkar?
Neden yanlış kapıları dener?
Neden tuvaletin yerini karıştırır da bütün hikâye elinden kayıp gider? Gözü, adresin tamamlanan dairesinin önünde kalır.
Avucumun içindeki küçük eller bu kez daha da sıkıyor beni. Unuttuğum bir odanın yerini, bir kapının yönünü, bir zilin sesini değil, içimde yerini kaydırdığım bir duyguyu arıyorum.
Sokağın ortasında duruyorum. Elimi açıyorum, küçük eller tırnaklarını etime geçirmiş. Zaman tüneli gibi geçtiğim apartmanın içinden yeniden geçmekle, burada böylece kalmak arasındaki bir yerde, tüm insanlardan ve tüm mekânlardan ve geçmiş zaman aralığından süzülerek buradayım. Bugün geldiğim 41’den 3’ü çıkarıyorum, 3 yaş daha büyüyorum.