Atlas Arslan

Çingeneler Fala İnanmaz

Çingeneler Fala İnanmaz Bu kente özgü olmayan birçok şey gibi bu mevsim de her bölgeden bir parça alıyor…

Sıradan havalar ve herkese tatsız, renksiz gelen günlerden bir kasım akşamı Ankara’da. Bağlar, Ballıbaba, Başçavuş derken Esat’ın yokuş sokaklarından aşağı inen kirli sularla her yer daha da sel halini alırken, gün ışığı çekildiği an birçok apartmandan inen topuk sesleri köşe başlarındaki yerini de alıyor.

Her gece bu saatte bu merdivenlerden siyah, beline kadar saçlarını sala sala inen bir kadın işte yine köşe başında. Köşe başında durur durmaz, çantadan çıkardığı sigarasını yakıyor.  Bir elinde tüten sigarasıyla diğer eliyle çantada hararetle çalan telefonunu arıyor. Tek eliyle telefonu çıkarıp omzuna yerleştiriyor: “Nerdesin, bekliyorum kaçtır oldu burada?” diye bağırırken çorabını yukarı doğru çekiştiriyor. Yanından usulca geçerken sıkalı bir saati bulduğu parfümünün alt notasından zencefil kokusu sarıyor her yanımı.

Birkaç adım ilerde kenardaki arabanın içindeki dört adamla pazarlık yapıyor başka bir kızıl saçlı kadın. Aralarından ilerleyerek köşedeki çorbacıda oturan Suzan’ın yanına oturuyorum. Bu kez peruğunu takmamış, akşam için hazırlanmamış henüz Suzan: “Bugün çıkmayacağım, evde içip sızasım var. Çekemem kimseyi“ derken çorbasını kaşıklıyor. Çorbanın son kaşığını alır almaz elini sigara paketine atıyor: “Çorba filan değil canımın çektiği, sigara altı hepsi…” derken uzun sigarasını yakıyor.

“Hava iyice ayaza çaldı, kalkalım” diyerek çorba parasını tabağın yanına bırakıyor. Sessizce kalkıyoruz. Upuzun caddede yine sessizce yürüyüp bize korna çalan birkaç arabanın arasından karşıya geçiyoruz. Caddenin bir üstündeki sokağa çıkabilmek için merdivenlerden çıkıyoruz. Sessizliği içimdeki adım sesleri bozuyor. Üçüncü merdivenden yukarı bakıyorum, bir başka arkadaşımla bu merdivenleri çıkarken: “sırat köprüsü burası” dediğini hatırlıyorum. Sahiden bizi nereye çıkaracağını bazen unutturan kocaman bir merdiven yokuşunu tırmanıyoruz. Yirmi dokuzuncu basamakta durup tekrar yukarı bakıyorum. Suzan’la aramızda merdivenlerin tam ortasından duran demire yaslanıyorum, demirin soğukluğu bana Suzan’ın “ayaza çalma” sözünü hatırlatıyor. Otuz dokuzuncu basamakta demire tutunmak istiyorum ama o karanlıkta demire vuran ışıkla gördüğüm bir yığın parmak izi ve kir beni demirden ikinci kez uzaklaştırıyor. Kırk dokuzuncu basamakta Suzan hala sessizce yanımda ilerlerken neden dokuzlu sayılarda takıldığımı düşünüp, düşündüğüm her şey anlamsız geliyor. Elli dokuzuncu basamaktayız, nefesim kesiliyor, içtiğim üç beş sigaranın kestiği nefes mi bu? Bilmiyorum… Suzan uzun sigarasını hiç durmadan tüttürürken basamaklarda şikayetsiz ilerliyor. Altmış dokuzuncu basamakta saymaktan vazgeçip takıldığım rakamları düşünüyorum. Vazgeçsem de beynim susmuyor ve basamakları saymaya devam ediyor. Yetmiş dokuz… “İşte benim rakamlarım” derken yakalıyorum kendimi. Yedi ve dokuz, ne anlam atfettiğimi bilmeden bana iyi gelen rakamlar ya da rakamlardan oluşan sayılar. Nümerolojiyle hiç ilgilenmemiş olsam da yedi ve dokuzu hep sevdiğim insanlara, kentlere, evlere benzetiyorum. Ankara her mevsiminde birçok kişiye soğuk ve sevimsiz gelse de her haliyle benim kentim oluyor. Ve rengiyle, sokakları ve havasıyla Ankara’yı da dokuza benzetiyorum. Suzan, dağınık saçları, sarı dar pantolonunun üzerine inen siyah tuniği ve deri montuyla o an bana yedi rakamını hatırlatıyor yeniden. Öyleyse seviyorum Suzan’ı, bu doğal ve sessiz hali ve kendinden emin adımlarıyla Suzan’ı sevdiğimi düşünüyorum. Peki o, herhangi birini seviyor mu? Kedisini, demlik demlik içtiği çayı, bu kenti, evini, varsa dostlarını seviyor mu? İşte merdivenlerin son basamağındayız ve yüz on yedi merdiven basamağının sonunda Suzan’ın evine doğru ilerliyoruz.

İkinci kez giriyorum Suzan’ın evinin kapısından, ilkinde olduğu gibi yine girer girmez çaydanlığı ocağa koyuyor. Çorbacıda içip sızmaktan bahsetmişti, çay düşkünlüğü ona sızma halini unutturmuş olmalı. Demlikten gelen mis gibi çay kokusu oturma odasına kadar geliyor. Odada dolaşan beyaz kedi, düzenli ve özenli eşyalar ve derli toplu evle uyum içinde usul usul geziyor. Suzan, ince belli bardaklara koyduğu demli gece çaylarını alıp geliyor.

“Sevmiyorum bu kenti” diyor yol boyunca süren derin sessizliği gerçek bir sesle bozarak. Merdivenlerde aklımdan geçenleri okumuşçasına, “sevmiyorum bu kenti” diyor yeniden.
İzmir’de doğup büyüyor Suzan, en çok Karşıyaka’yı seviyor ve İzmir’in dört mevsimini anlatıyor. Denizi özlüyor ve sık sık İzmir’e bu özlemle gidiyor.

“Zorunda olduğum için geldim buraya, ama aslında hiç gelemedim… Hep bir yanım İzmir’de kaldı. İzmir, Karşıyaka diye sayıklarken sanma ki öyle masmavi denizinin her semte yansıdığını, bakma leştir bir yanıyla her yer gibi. Bizim insanlara leş göründüğümüz gibi… İçinde yaşayanların bile unuttuğu semtler, yoksuldur birçok yer gibi oralar da. Ben de o yoksul semtlerden birindenim. Pisliktir geceleri oralar, şimdi git bak her köşe başında bir pezevenk, kan emerler. Kan, ter kokar gece yazın sıcağında kuytu sokaklar.”

İzmir’in sokaklarına dalıyor Suzan, gece sokakta olan kadınları ve çocukları anlatıyor:

““Böcek” derler oralarda gece evinde olamayan çocuklara, oğlan çocukları tabii bunlar. İşte bir tanesi de bendim. O kan emici, leş kokulu erkeklerin arasında büyüyen bir oğlan… Ne kadar oğlansa o kadar oğlan. Adım böcek, on dört on beşimde var ya da yokum… Adım böcek, birçok böcek oğlan gibi gece sokaklarda olan böceğim. İnsanlar evine çekilince gece tenhalarda türeyen böcekleriz.”

Annesiyle yıllar sonra babası öldükten sonra görüşmeye başlayan Suzan, çocuk yaşlarda kaçtığı evini hatırlamak istediği gibi kuruyor oturduğu evini. Mutfağının düzenin annesinin yıllar önceki mutfağı gibi olduğunu söylüyor. Eski fırınlardan gidip arayıp buluyor. Büyük davul görünümlü fırını gösteriyor tek kapılı buzdolabının üzerinde. Çocukluğunun evinde olduğu gibi renkli örgüden bir örtü serili mutfak masasında, tahta kaşıkları gösteriyor: “Bak bunları bu yaz annemin evinden getirdim”… Mutfağını tek tek anlatırken, evde kapalı kapının salon olduğunu söylüyor. Birlikte o kapalı kapıyı açıyoruz. Eski kocaman içi dantelli bir vitrin, yuvarlak altı kişilik bir masa, yeşil koltukların ortasında bir dikdörtgen sehpa ve kenarda duran zigon sehpalarla gerçekten misafir bekleyen bir aile salonunu andırıyor burası: “Açılmazdı bizim salon da ben çocukken, bir misafir gelirse temiz kalsın diye… Bir de bayram öncesi arife akşamları annem baklava yapar o kapalı salona koyardı tepsi tepsi, şerbeti dökülmemiş baklavalar açılmayan misafir bekleyen salonu kokuturdu mis gibi. Baklava yapamasam da gidip alırım her bayram, koyarım bu açmadığım hiç gelmeyen misafirlerimi bekleyen salonun masasına. Kokmasa da çocukluğumdaki gibi, çok hoşuma gider öyle güzel zamanlar da olduğunu hatırlarım.”

İki kanepenin karşı karşıya olduğu televizyonlu oturma odasına salondan sonra dönüp baktığımda, gerçekten 1990’lı yılların orta halli aile evleri gibi kurulduğunu yeniden bütün olarak fark ediyorum. Karşımdaki kanepeye oturan Suzan, ev turumuzun ardından çocukluğunun evinden yeniden sokaklara dönüyor: “Farklı bir çocuk olduğumu daha ilkokuldayken biliyordum. Ne kız çocukları gibiydim ne oğlan, oğlan çocuğu görünümünde kız ruhumu hissediyordum. Bunu sonradan belli bir olayla filan fark etmedim. Ben hep kız ruhuyla büyüyüp kadın oldum. Nasıl göründüğümü bilmem ama hep kendimi güzel bir kız çocuğu ve yetişkinliğimde de güzel bir kadın olarak hissettim. Bu his öyle bir oğlan çocuğuna aşkla filan da olmadı, ben hiç aşık olmadım. Adıma ne derlerse desinler, ben hep kendi güzelliğiyle meşgul olmak isteyen bir dişiydim. İzmir’de Çingene kadınlar vardı, bizim mahallede de vardı. Ama benim asıl parklarda fal bakan Çingene kadınlar çok ilgimi çekerdi, iki kuruşum olsun elimi uzatırdım. Uzun uzun beni anlatsınlar, geleceğimi anlatsınlar isterdim. Hayal kurmayı severdim dinlediğim fallarla… Onların da ağzından hep bal damlamıyor tabii, bazen acımasız da oluyorlardı. Olsun, severdim falımı dinlemeyi. Aslında ben de inanmazdım, onlar da inanmıyordu fallara, işte fal benim için hayallerimin, onlar için iki kuruş ekmek parasının bahanesiydi. Çingene kadın ne yapsın değil mi fala baktığı ibne doğduysa…”

Suzan’ın anlattıklarıyla aklıma birkaç yıl önce internet üzerinden dinlediğim “Çingeneler Fala İnanmaz” isimli radyo programı geliyor.
Çingeneler falda çıkan temiz yol ya da kalbin kehanetiyle büyülenmeyecek kadar bu topraklardaki insanlık gerçeğini, kimliklerin yok edilişini ve öteki olmayı öğrenenlerden. Bundan olsa gerek Çingenelerin fala inanmaması… Ama inanmasalar da bilir insan insanı gözünden, kalbinden. Bilir bir Çingene kadın kendi adını kendi koyan, kendini doğuran kadının ruhunu. İlkokul öğretmenini çok sevdiği için onun ismini alıp Suzan olan, yalnız yaşasa da çocukluğunun evinin kurulu düzeninde annesinin misafirlerini bekleyen kadının inceliğini görür kavruk tenli bir Çingene kadın.

Suzan’ın evinden ayrıldığımda gün ışımaya başlıyor, karanlıkta çıktığım merdivenleri bu kez basamak basamak saymadan hızla iniyorum. Köşedeki çorbacı kızarması için camın içindeki şişlere kafası kesilmiş, tüysüz tavukları diziyor yeni güne hazırlık telaşıyla…

En çok kırk iki en çok sıfır altı plakalı serçeler, doğanlar, şahinler geceyle birlikte ortalıktan kaybolmuş. Korna sesleri yerini kuş seslerine bırakmış. Kızıl saçlı kadın çoktan uykuya dalmış. Zencefil kokulu parfümüyle siyah saçlı kadın da onu bekletenle çoktan buluşmuş…
Ankara gündüz kalabalığı öncesi tenha, kimsesiz…

Bu sessizliğin içinde uzaklardan gelen bir çığlık… Çoğunluğun duymadığı bir çığlık…

Bu tenhalıkta bir yangın… Çoğunluğun görmediği bir yangın…

Sesli Kitap İçin: https://www.youtube.com/watch?v=LisQ79g9-aQ
 
 
 
 
Tüm Hakları Saklıdır: 2018
Web Tasarım