Atlas Arslan

Kuru Otlar Üstüne: Karanlık Tarafını Tanı

Kuru Otlar Üstüne: Karanlık Tarafını Tanı

“Yine de burada bir gizem var ve bu benim anladığım bir gizem değil: Öteki oluşun ve hatta kötücül olanın verdiği sızı olmadan; sağlığın, akıl sağlığının ve şuurun alt katmanlarının o korkunç enerjileri olmadan hiçbir şey işe yaramaz, yarayamaz. Sizlere iyiliğin yani gündüz benliğimizin iyilik olarak adlandırdığı şeyin; sıradan olanın - tüm bunların kendi gölge taraflarından daimi olarak akan gizli güçler olmadan hiçbir anlam ifade etmediklerini söylüyorum.”

Doris Lessıng

Mayıs 2023’ten bugüne kültür sanat haberlerinin ve sinema eleştirmenlerinin gündeminde olan Nuri Bilge Ceylan’ın son filmi Kuru Otlar Üstüne, Ceylan’ın söylemiyle ruhun karanlık bölgelerine ilgi duyan bir yönetmenin bu filmde de diğer filmlerdeki karakterlerinde olduğu gibi seyirciyi ruhların en derin karanlıklarına götürüyor. Ve bu yolculuğu olağandışı bir macerayla, büyük facialarla, derin bir aşk ya da nefret hikâyesiyle de anlatmıyor. Filmde bir kahraman ya da düşman yok. Salt kötülük ya da bembeyaz bir iyilik hiç yok. 

Karanlığı Tanımak

“Kabul ediyorum bu karanlık şey bana ait.”

William Shakespeare

Film, sömestr dönüşü kar sahnesiyle başlıyor. Kar, tipi sürerken karakterlerin kendileriyle olan çatışmaları küçük bir köy okulundaki sıradan hâller ve gündelik rutinler içerisinde seyrediyor.

Bu seyir, Aslı Erdoğan’ın Mucizevi Mandarin kitabında yer alan eski Çin efsanelerinden alınma bir öyküde yaşlı ve çirkin bir mandarinin* yaralarını anımsatıyor. Efsane o ki haydutlar tarafından vurulup yara aldığında çirkin bedeninde yara açılmayan, tek damla kanı akmayan yaşlı mandarin ne zaman ki ona saldıran haydutlar korkup kaçınca onu izleyen güzel kadının onun mucizevi gücünden etkilenerek ona arzuyla, şefkâtle dokunduğunda, bedeninde dövüşün, darbelerin, bıçakların, kılıçların açtığı yaralar ortaya çıkar. Bu yaralar ki ilgi ve şefkat görene kadar gizli kalmış yaralardır. 

Filmdeki Samet (Deniz Celiloğlu) karakteri, sosyal medyada ya da farklı mecralardaki yorumlarda pedofilinin, apolitikliğin, liberalizmin ve daha birçok temsilin karakteri olurken bendeki izi o yaşlı mandarinin yaralarının gizi oldu. O giz, film seyircilerinin bedeninde sıradan günlerin içerisindeki çizikleri kâğıt kesiği gibi acıtsa da, film bittiğinde sinemanın merdivenlerinden inerken karakteri çerçeveleyip, adlandırıp, sıfatını takıp bir neden sonuç ilişkisine bağlanmış oldu.

Filmlerde, kitaplarda, yaşamın her alanında “hakikat arayışı” denilen kocaman bir kaygı var ki bu arayış her birimizin “mutlu olma” çabasıyla kendini tamamlama arzusundan mıdır? Bu arayışta temel olan iki duygu sevgi ve korku bizi iki taraf, “iyi” ve “kötü” olarak ayırırken bu iyilik ve kötülüğün birbirinden çok farklı hatta farklı bedenlerde var olduğunu düşünürüz. Çünkü, efsanelerdeki kahramanlar ve düşmanlar, masallardaki iyi kalpler ve kötücül ruhlar, filmlerdeki “Sen mi büyüksün hayır ben büyüğüm ben” diye zulmeden patronun masasına vuran Yaşar Ustalar ve zihnimizde yer eden niceleri bize iyi ve kötünün ayrı ve birbirine karşıt olduğunu düşündürdü, öğretti. 

Nuri Bilge Ceylan’ın karakterlerinde sevgi ve korkuyu, iyi ve kötüyü aynı anda aynı kişide aynı zamanda görmek kendi benliğimize dair de karmaşalar yaratıyor. Öğrendiğimiz, bildiğimiz her şeyi alt üst ediyor. Bu karmaşanın korkusu ki o karakterleri kültürel ve politik olarak adlandırma isteği doğuruyor. “Delfi’deki Apollo Tapınağı’nın lento parçaları üzerine tapınak rahipleri, bugün bizim için hâlâ büyük anlam taşıyan iki kaide kazıdılar. Bunlardan ilki, “Kendini Tanı”, genel anlamıyla görevimiz ile alakalıdır. Işık tanrısının rahibi ise “Kendinin tamamını tanı” diye nasihatte bulunmuştur ki bu, bilhassa “karanlık tarafını tanı” olarak anlaşılabilir.”*

Perdede, iyi ya da kötü karşı karşıya olmak yerine iç içe geçerken, Samet’in, “Geldiğim ilk dakikadan beri aklımda gitmek var” diyerek dört yıldır yaşadığı yeri görmezden gelirken, objektifine yansıyan karelerin seyirciyi filmden ve karakterin buz gibi bakışlarından bir anda uzaklaştırıyor.  Samet ve Kenan (Musab Ekici), içsel tutunma telaşında kendilerine veremedikleri hesapları, Milli Eğitim Müdürünün masasında anlamdan ve asıl bağlamdan çok uzak verilen bir hesap olarak izliyoruz. “Jung, 1959’da “Psikoloji tutumumuzda büyük bir değişiklik gerçekleşmek üzere,” demişti. “Tek gerçek tehlike insanın kendisi. Esas büyük tehlike insan. Biz ise bu durumdan acınası bir şekilde bihaberiz. Başımıza gelecek tüm kötülüklerin kaynağı biziz.” Ve Karikatürist Walt Kelly’s Pogo bunu basit bir şekilde şöyle dile getirdi: “Düşmanla tanıştık ve o biziz.” *


Karanlıkla Yüzleşmek

“Dağın öteki tarafında yaşayanların bu tarafındaki tüm kötülüklerden sorumlu kızıl kafalı iblislerden ibaret olmadıklarını anlamaya başladığımız zamanda yaşıyoruz.”

C. G. Jung

Gün aşırı kendimi ikinci kez sinema salonunda bulduğum film ve akabinde okuduğum burada da alıntılarına yer verdiğim Gölgeyle Buluşma - İnsan Doğasındaki Karanlık Yüzün Gizli Gücü isimli kitap, arzularımızın, açlığımızın, eksiklerimizin ya da potansiyelimizin daha da önemlisi hayata dair beklentilerimizin hakikatini kendi gecemize farkında olmadan, farkındalığımız olmadığı için gizlerken, gün ışığına yansıyanların hakikaten çok uzak benliklerimiz olduğunu düşündürdü. Burada hakikat ve gerçeği birbirinden ayırarak hakikati seçtim. Bu hakikat gün ışında bulduğumuz yansımalar değil kaçtığımız karanlık gecelerimizdeki benliklerimiz. 

Samet’in gün ışığındaki sığ arayışı, 7. sınıf öğrencisi Sevim (Ece Bağcı). Samet, kendi gerçekliğine bakmaya cesaret edemeyen, (onun için ki Tarih, umut etmenin yorgunluğunu çağrıştırıyor) korkularıyla, sevilme ya da sevilmeme olasılıklarıyla baş edemediği için Sevim’in gülüşlerinde, özgüvenli hallerinde kendini arıyor. Geçmişte Edebiyat hocasına aşık olup dağa, taşa hocasının adını yazan Samet, Sevim’de de bu romantik hayranlığı kendine dair bekliyor. Sevim, bu hayranlığı dile getirseydi, Samet de mesafeli bir hoşgörüyle onun bu duygularını dinleyecek ve orada Samet’in gün ışığındaki sahte varoluşu anlam bulacaktı. Fakat, gün ışığındaki arayışında bu varoluşu bulamayan Samet, giderek kendi kötücül karanlığına gömülüyor. Öfkesi sınıftan taşıp, ev arkadaşına duyduğu hasete, yalana karışıyor. Bu karışımda durağan sahnelerin ve diyalogların içinde kötülük,  eser miktarda dahi iyilikten fazla gelmiyor. Her şey birbiriyle bütün ve uyum halinde ilerliyor.

Nuray (Merve Dizdar), inandıkları uğruna bacağını kaybetmesine “Hayal değildi ki olması gerekendi” diyerek, filmin en çok konuşulan yemek masası sahnesinde, iyilik ve kötülüğü filmde bireysel olmaktan çıkarıp kolektif bir zıt kutbun haritasını sahneye taşıyor. Samet ve Nuray bu sahnede anlam bulamadıkları kritik gediklerin içerisine birbirini itseler de, ikisi de aynı boşluklara yeniden düşüyor. Bu sahnenin filmdeki önemi iki karakterin de düştükleri boşluklarda kendi karanlıklarıyla yüzleşmesi oluyor. Geceye, masaya, salonun ışıklarına sinen bir öz yüzleşme… Ve yine iyi bir karışımla (romantizm, aşırı sevgi ve ilgi, nefret, zorbalık, şiddet içermeksizin) gecenin sonunda bu yüzleşme de sıradan bir ön sevişme oluyor. Ve öyle ki yönetmen tam orada bizi filmin dışına fırlatıp yeniden alıyor içeri.



Karanlığı Anlamak

Karanlık, çağır beni kardeşim!

Ki aradığım şeyden korkmayayım.

Anonim

Filmin sonunda Samet’in dış sesiyle seyirciye daha derli toplu anlatılmaya çalışılan, bizi dindirecek geçmiş sorguların arasında, yeni gerçekler arama çabasında kaybolup yeniden kendimizi bulabilir miyiz?

Bu sorunun yanıtını yönetmenimiz de verememiş olmalı ki filmin sonunda bir mektupla karakteri kendi içine hızla yolladı. Nuri Bilge Ceylan filmlerinde daha önce rastlamadığımız Kuru Otlar Üstüne bir dış ses dinledik. 

Oysa askerin zırhlı içerisinden anonsla Samet’i çaya daveti, Komutan’ın: “Hayattan istediğini alamayan gelir bize çatar Hocam.” diye yakınışı, Samet’in, Feyyaz (Münir Can Cindoruk) ve Vahit (Yüksel Aksu) ile içerken,  viski sizin gibi halkçı adamlara yakışıyor mu diyerek masaya koyduğu şarap şişesi, öğretmenler odasında Sevim’in mektubuna gülen kadın hocaların Samet’e, “Senin Sevim” diyen imalı hâlleri… Bu sahnelerin herhangi birinde bizi dindirecek, dengeleyecek, dışarıya değil de son sahnedeki dış sesin yaptığı gibi iç karanlığımıza seslenecek bir yer yok muydu?

Karakterlerin çoğunda orta sınıf altı hayal ve planlarla araba alma vurgusu, Kenan’ın, Nuray’ın bacağının aksamasına: “Belki daha bile iyi” demesi… “İnsana ait hiçbir şey yabancı değil” diyen Tolga (Erdem Şenocak), sendikasız, torpilsiz yönetmeliğe uygun okul müdürünün öğretmenlerle yüzleşememe hali, Nuray’ın kapı eşiğinden düşerken sırıtan Samet’in, gazete kağıtlarına sardığı çiçek buketi, Nuray’ın açık çay isteyen bezginliği… “Öyle deme hocam öyle deme” diyen Kenan’ın Nuray karşısındaki suskunluğu, karlı köy yolunda uzun gece farları ve hızla sağa sola yatan cam silecekler ve bir de Halime (Eylem Canpolat)... Seyreden, yanıtsız, yorumsuz, yalansız karakter Halime. Gün ışığında bile gecesine ve hakikatine dönük tek karakter Halime.

Nuri Bilge’nin her filmi gibi yavaş bir akışla uzunca bir zamanda ilerleyen Kuru Otlar Üstüne bittiğinde, her seyirci gibi ben de her bir karakterde kendi yansımamı sorguladım. Onların hikâyelerine dalarken bulduğum tanışıklıkları… Ve karanlığı anlamanın güç bela sancısını… 

Kuru Otlar Üstüne, Gölgeyle Buluşma, fonda Imany’den Slow Down, anlam çabasında ahenk içerisinde bana eşlik ediyor.

*  Gölgeyle Buluşma - Connıe Zweıg - Jeremıa Abrams

Tüm Hakları Saklıdır: 2018
Web Tasarım