Atlas Arslan

Oyunun İçindeki Seyirci, Seyircinin İçindeki Oyun

Oyunun İçindeki Seyirci, Seyircinin İçindeki Oyun Sakıncasız oyunu başladığında Bir Garip Orhan Veli oyununun aksine sahne aydınlıktır, oyuncular seyircilere sezdirmeden onları da içine alarak oyuna çoktan başlamış ve oyun bitene kadar seyircinin sahneden inmesine izin vermemiştir. Seyirci oyunun içinde olduğunu anladığında;

“Salon karanlıktır. Sahnenin gerisindeki perdeye sessizlik içerisinde slaytlar düşmeye başlar. Böylelikle bir sinema izlenimi uyandırılır. Her şey kesin bir sessizlik içerisinde, en azından seyirciye bir sinema duygusu taşıyarak gerçekleşmelidir.” [i]
 
Sahnede Sezen’in sesi “gülümse hadiii gülümseee”, Uğur Mumcu, Hrant Dink, Abdi İpekçi, Metin Göktepe ve yaşamını yitiren tüm gazeteciler selamlanır.
 
Devlet Tiyatrosu oyuncusu Tolga Çiftçi; Belediye Tiyatrolarında, Şehir Tiyatrolarında çeşitli rollerde seyircisi ile buluşmuş bir tiyatro oyuncusu. Ankara Meydan Sahnesi’nin Bir Garip Orhan Velisi ve Uğur Mumcu’nun “Sakıncasız” eserini yeniden sahnelere taşıyan Tolga Çiftçi ile oyundan, oyuncudan, sahneden, seyircilerden söz ediyoruz.
 

“Sakıncasız Oyunun Bir Sakıncası …”  [ii]

Tiyatro maalesef günümüzde ülkemizde çok anlamsızlaşmış, işlevini yitirmiş bir pozisyona gelmiştir. Artık didaktik olma özelliğini yitirmiş, televizyon programlarında bazı kabarelerde tek kişilik şovlara dönüşmüştür. Gerçek tiyatro artık seyirci tarafından bulunamıyor veya teşhis edilemiyor hale gelmiştir. 1980 öncesinde ülkemizde uygulanan ajitasyon propaganda (ajitprop) şeklinde yapılan tiyatro biçimi, insanları galeyana getirmek, kışkırtmak, kitleleri ayaklandırmak için kullanılan bir yöntem olarak kullanılıyordu. Günümüze geldiğimizde ise seyirciyi uyutan, oyalayan, uyuşturan bir şov haline gelmiştir. 1980 öncesi sonrası ve günümüz tiyatrosu didaktik bir sanat olma özelliğini tarihin çok gerilerinde bırakmıştır.
 
Biz bu tarihte Uğur Mumcu’nun oyununu yaparken böyle bir hataya düşmediğimizi düşünüyorum. Bizim oyunumuz ajitasyon propagandanın aksine gerçek siyasetin, siyasal yaşamın özüyle bir şeyler söyleyebilmenin kaygısını güden bir oyun, bir çalışmadır.
 
Uğur Mumcu, ne yazık ki yine aynı kaygıyla üzeri tozla örtülmek istenilen, unutulması tercih edilen yaşam şekillerinden, karakterlerden biridir. Bugünlerde kimse Uğur Mumcu hatırlansın istemiyor ve oyunları da bu nedenle uzun süredir oynanmıyor. Bizim oynadığımız Sakıncasız oyunu, biraz sahnelenmesi, oynanması güç bir oyun; daha çok bir gazetecilik eleştirisiyle birlikte siyasal tutarsızlıkları da eleştirme amacıyla kaleme alınmış bir eser. Bu piyes yazılırken tiyatro kalıplarıyla, kurallarıyla hareket edilmemiş sanki. Bu nedenle realize edilmesi çok güç bir oyun, teknik olarak da özellikle sahneye taşınması güç bir oyun diyebiliriz. Bunun nedeni zannediyorum ki Uğur Mumcu’nun siyasal, sosyal fikirlerini anlatırken bir bütünlük kurmayı ihmal etmesinden. Yani siyasal ideolojisinin anlatılması kaygısının öne çıkmasından kaynaklanıyor diye düşünüyorum.

Biz, Ankara Meydan Sahnesi’nde iki yıldır bazı tiyatro anlayışlarını yeniden anımsamak veya bugün hangi tiyatro anlayışı, hangi sanat iş yapar, yani amacına ulaşıp söyleyeceği sözü doğru bir şekilde söyleyebilir arayışı içerisindeyiz. Bu nedenledir ki umumiyetle insanların bugünkü tiyatro anlayışını keşfetmelerini ve bu yolda bize de yol göstermelerini amaçlayarak denemeler yapıyoruz burada oyunlarımızı yaparken. Sakıncasız oyunu da bu denemelerden bir tanesi diyebiliriz.
 

Ankara Meydan Sahnesi Oyunları
 
Çoğu zaman tiyatrolarda, seyirciler arasında bir kıpırdanma, bir konuşma olduğunda oyuncular olarak rahatsızlık duyarız. Böyle bir anlayış yerleşmiştir tiyatroya. Tiyatroyu bir mabet, kutsal bir yer olarak görür, dikkatle özenle oyunların seyredilmesi gerektiğini düşünürüz. Bunun doğru olması ile birlikte bir farklı gerçek daha var; tiyatro tek taraflı iletişim kuracaksa, sadece oyuncunun ilettiği duyguyu seyirciye aktaracaksa bana göre eksik olan bir şeyler var orada. İzleyici de duyumsadığı duyguyu ifade edebilmeli. Seyircinin put gibi oturup oyunu izlemesi bir taraftan gerekli iken bir taraftan da saçma görünüyor bana.

Ankara Meydan Sahnesi oyunlarında, sahne ayrı yerde, seyirci ayrı yerde anlayışı yoktur pek. Oyuncular seyircilerin arasında hareket ederler, seyirciler oyunun içerisinde hareket ederler. Arada sohbetler olur. Bir taraftan oyun devam ederken, bir taraftan oyuncu ve seyirci arasında söyleşiler olur. Zannediyorum ki seyirci ile oyuncunun birbiri ile uzaklaşması, soğuması da (bir teknoloji getirisi bir hastalık olarak görülebilir bu) tiyatro sanatının gerçek hedefini, amacını şaşırtmış, azaltmış, sığlaştırmış gibi geliyor bana. Bu nedenle Ankara Meydan Sahne’de yaptığımız oyunlarda seyirci ile oyuncu arkadaşmış, uzun yıllardır tanışırmış, sohbetler edermiş gibidir. Kaldı ki oyunlarımızda seçtiğimiz konular zaten uzun yıllardır herkesin kendi mecralarında sohbet ettiği, kafa yorduğu konulardır.
 
Bir Garip Orhan Veli oyunu, Ankara Meydan Sahnesi’nde oynanan ilk oyun. Seyirciyi oyuna dâhil etmeye çalıştığımız ilk oyun. Sonra gelen oyunlar; Sakıncasız, seyirciyi oyuna dâhil etme düşüncesinin biraz daha fazla sahneye taşındığı bir oyundur. Bir Garip Orhan Veli oyunu içerisinde bunu daha iyi analiz ediyorum, sahnede söyleşiyi sohbeti ben yapıyorum, çok da memnun kalıyorum, oyunun bir uzantısıymış gibi hissediyorum seyirci ile olan sohbetimi. Seyirci ile konuştuğumda onların da memnun olduğunu görünce bunun doğru bir yöntem olduğunu düşünüyorum. Üzerine gidilmesi gereken, bundan sonraki oyunların da bu anlayış içerisinde yapılması gerektiğini düşünüyorum.

Bir tiyatro oyununun oluşabilmesi için; anlatılacak bir metin, bunu ifade edecek bir oyuncu ve seyredecek seyirci olması gerek. Bu unsurlardan bir tanesi olmazsa olmaz, öte yandan seyirci varlığını ifade edemiyorsa varlığı çok anlamlı gelmiyor bana. Seyirci daha aktif, daha konunun içinde olsun arzusundayım. Bu nedenle bu yaklaşım içerisinde oyunları kurguluyoruz. Bunun üzerine gitmemiz belki de tiyatronun içine düştüğü dar boğazdan kurtulmasında bir yöntem, yol olarak öngördüğümüzden bunu denemeye çalışıyoruz. Bununla birlikte elbette başka yöntemler, üsluplar deneniyor olacak.
 
Üniversite’de öğrencilerime soruyorum, şiir okumamışlar hayatlarında. Şiir nasıl okunmaz anlayamıyorum… Bir ressamı, örneğin İbrahim Çallı’yı, Rembrandt’ı, Van Gogh’u nasıl tanımazsın, resimlerini gördüğün zaman nasıl ayırt edemezsin anlayamıyorum. Bu içinde bulunduğumuz tiyatroya özel, sanata özel bir darboğaz değil, yaşam bir darboğazın eşiğine geldi dayandı. İşte buradan çıkmak için bütün sanat dallarını tek tek toplumun refaha erişmesi için bir araç olarak görmek, mutlu güzel günlere bizi götürecek bir gemi olarak görmek gerektiği düşüncesindeyim.
 
Ve Sahne’de Bir Garip Orhan Veli
Seyirci sahneden iner, birlikte oynanan oyunun ardından; “Işıklar Söner. Yalnızca pencereden dışarı vuran zayıf ışık kalır bir süre.” [i]
Biliyorum, kolay değil yaşamak;
Ama işte
Bir ölünün hala yatağı sıcak,
Birinin saati işliyor kolunda.
Yaşamak kolay değil ya kardeşler,
Ölmek de değil;
Kolay değil bu dünyadan ayrılmak.
 
Murathan Mungan “Bir Garip Orhan Veli”  [i]
Uğur Mumcu “Sakıncasız”  [ii] 
Tüm Hakları Saklıdır: 2018
Web Tasarım